Gazze’de yaşanan yıkım yalnızca bombalarla büyümez; sözlerle, alkışlarla ve suskunluklarla derinleşir. Büyük güçlerin sağladığı siyasi ve diplomatik koruma, şiddeti “savunma” diliyle meşru gösterir. Bu dil, merkezlerden taşar; onların gölgesinde yer alan küçük aktörler tarafından da yeniden üretilir. İsrail parlamentosunda kurulan her mesnetsiz cümle, bu sürecin aktif bir parçası hâline gelir.
Gazze’de öldürülen siviller anılmazken, direnenler delilsiz suçlamalarla hedefe konur. Çünkü zulüm, ancak mazlum karalandığında kabul edilebilir hâle gelir. Bu söylem Balkanlar’da güçlü bir yankı bulur. Bosna, Srebrenitsa ve Kosova’yı yaşamış bir hafıza, suç isnatlarının ve uluslararası suskunluğun nasıl yıkımlara yol açtığını çok iyi bilir.
Bugün Gazze’de yaşananlar, dün Balkanlar’da yaşananlarla aynı çizgide ilerler. Süreç tanıdıktır, kelimeler tanıdıktır, alkışlar tanıdıktır. Zaman geçer, iktidarlar değişir, kürsüler boşalır. Geriye söylenen sözler ve sergilenen duruşlar kalır. Çünkü vicdanın coğrafyası yoktur.


